Sevgili dostlar,
İnsan dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren hayattadır. Nefes alır, büyür, yürümeyi öğrenir, konuşur, çalışır ve nihayetinde yaşlanır.
Kısacası beden kendine verilen ömrü sürdürmek için durmaksızın görevini yapar. Peki bütün bunlar gerçekten yaşamak mıdır? Esasen hayatta olmakla, yaşamak arasında, çoğu zaman farkına bile varamadığımız derin bir uçurum vardır. Hayatta olmak biyolojik bir durumdur. Yaşamak ise ruhun ve yüreğin yolculuğudur.
Sabah uyandığınızda kalbiniz atıyorsa hayattasınızdır. Ama o sabah pencerenizi açıp yüzünüze vuran rüzgarı hissedebiliyorsanız, gökyüzünün rengini fark edebiliyorsanız, bir kuş sesinin içinize bıraktığı huzuru duyabiliyorsanız işte o zaman yaşıyorsunuz demektir.
Ama ne kadarımız hayatta var olmakla, yaşamın arasındaki bu hassas ve bir o kadar da anlamlı farklılığın bilincindeyiz çok tartışılır.
Ne yazık ki insan ömrünün büyük bir kısmı, hayatta kalabilme telaşıyla geçer.
Daha iyi bir ev, daha yüksek bir maaş, daha güvenli bir gelecek için koşar dururuz.
Birgün dönüp geriye baktığımızda ise; yılların nasıl geçtiğini anlamayız bile. Sanki hayatı yaşamak yerine hep ona yetişmeye çalışmışızdır. Oysa hayat varılacak bir durak değil, hissedilebilecek bir yolculuktur.
Çocukluğumuzu düşünelim; köy yollarında yalınayak koştuğumuz günleri, yağmurdan sonra toprağın kokusunu, bir lokma ekmeğin bile bayram sevinci yarattığı zamanları…
Çünkü yaşamak sahip olabilmekle değil, hissedebilmekle ilgilidir.
Yaşamak bazen bir annenin nasırlı ellerinde saklıdır. Bazen yıllar sonra rastladığınız bir çocukluk arkadaşının gözlerinde, bazen de mezarlıkta ziyaret ettiğiniz bir sevdiğinizin başında sessizce döktüğünüz gözyaşlarında.
Zira yaşamak sadece mutluluk değildir. Özlemi, hasreti, kaybı ve vedayı da kalbinin bir parçası olarak taşıyabilmektir. Kalıcı olmamak kaydıyla bazen acı çekmek de ruhun gıdası gibidir.
Sevgili okurlar, bana göre.ömrün çok uzun olması değil, derinliği daha önemlidir. Zira yaşamak sadece nefes alıp vermek değildir. Yaşamak; umut demektir. Her şeye rağmen yeniden başlayabilmektir. Kalbin kırılsa bile sevmekten vaz geçmemektir.
Belki de hayatın sonunda bize sorulan soru şu olmayacak ” Ne kadar yaşadın?”
Asıl soru şu olacak ” Yaşadığın yılların ne kadarını hissederek, severek, paylaşarak ve anlam katarak geçirdin?”
Sevgili dostlarım, umarım bu son soruyu birileri, ülkemizde yaşamı bize zehir eden, günümüzün muktedir kötüleri ve hainlerine soracaktır.
Mutlu ve esen kalınız…
