ELMA HIRSIZLIĞI

E


Ömür denen şey, aslında hayatta kalabilmek için, verilen mücadelelerin toplamından ibarettir. İçerisinde acıları, mutlulukları, özlemleri ve sevip- sevilmeyi de muhafaza eder. Nefes alıp vermek bile, bir bakıma verilen bu mücadelenin olmazsa olmazıdır. Bu aktivitelerin insan aklında ve gönlünde yer edinilenleri, zaman geçtikçe birer anı olarak, yaşam dağarcığımızda yerlerini alırlar. Yeri geldiğinde, bu hatıralar belleğimizde canlanır ve kişiyi nostaljik bir duygu selinin coşkusuna kaptırır. O duygularla birlikte insan zamanı geriye sararak o anları yeniden yaşama isteği duyar. Ama beyhude; aslında geçip giden sadece zaman değil, ömrün taa kendisidir.


Değerli dostlarım, bilmem sizler de aynı duyguları taşıyor musunuz? Benim en çok özlemini çektiğim dönem, çocukluk yıllarımdır. Çocuk halimizle bizler de ailemizle birlikte pekçok işin peşinde koşturup dururduk. Günübirlik yaşardık. Gelecek kaygımız yoktu. Zaten ebeveynlerimizin de biz çocuklara bu kaygıyı vermeye ne niyetleri ne de bilinçleri vardı. İlk okula gitmek dahil, herşey bizler için yapılması gereken geleneksel birer aktiviteydi. Çok küçük şeylerden mutlu olurduk. Günümüzün, çoğunluğu şımarık olan gençliğini gördükçe o mutluluğun, içinde bulunduğumuz yoksulluğun, bize sunulan bir nimet olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.


Örneğin; ben, çocukluk yıllarımdan kalan anılarımı, komşuların bahçesinden elma çaldığımız günleri hiç unutamam. O heyacanlı anları tekrar yaşamak isterim. Az çok kendi bahçemizde de vardı ama, çocukluk bu ya, çalıntı olanlar daha lezzetli gelirdi. Bu şekilde mağdur ettiğimiz komşulularımızın başında rahmetli Hanife Abla vardı. Onun bahçesindeki elma ağaçları aşılı olduğundan meyveleri daha tatlı ve albenili olurdu.

Trabzon göçmeni adı gibi beyefendi Alibey amca’nın “Be kadın, ilişme çocuklara, bırak kargalar yiyeceğine onlar yesin” demesine rağmen, Hanife abla elmalarının çalınmasına asla tahammül edemezdi. Onları bize rızasıyla bile vermez, kışın samanlıkta samanın içine gömer ve kapısını kilitlerdi.
Suçu işledikten sonra kaçar evimizde saklanırdık. Kendisi hemen sonra kapımıza gelip, ağzına dua eder gibi yakışan(! ) alışılmış küfürleri bizlere savururdu. Rahmetli babaannemin “Hanife kadın, elmanı çalanların arasında bizimkiler yokmuş” demesiyle de “Tamam o zaman Köpük hatun, söylediklerimi geri aldım.” saflığından da geri durmazdı.


Hepsini saygı ve rahmetle anıyorum. Biliyorum ki Hanife Abla hakkını bizlere helal etmiştir.
Aradan bir kaç yıl geçtikden sonra çocukluk döneminin sonlarına yaklaşmıştık. O tarihlerde Alucra ilçemizde lise olmadığından, olanağı olup da tahsiline devam etmek isteyenler bir şekilde başka sehirlere gittiler. İşte şimdi yavaş yavaş farkındalığına erdiğimiz hayat mücadelesiyle yüz yüze gelmiştik. Ben de ailemin muhalefetine rağmen bazı iyiliksever akrabalarımın sayesinde İstanbul’a kapağı attım. Tahsile devam için yatılı parasız bir okula girebilmem tek şansımdı. Yazgıya bakın ki, tam da bir elma yatağı olan Halkalı Ziraat Meslek Okulu imtihanını kazanarak, ekmek elden, su gölden misali üç yıl okumak üzere oraya girmeyi başardim.


Okulun, müthiş güzellikte, bol verimli meyve bahçeleri vardı. Hele hele ”Starking” ve ”Golden” elmaları dalında her gördüğümde, ister istemez insanın içinde eski alışkanlıklar kıpırdanmaya başlıyor. Elbetteki o bahçelere girmek yasak. Bazen yemeklerde verirlerdi, ısırdığında insanın ağzının kenarlarından süt gibi suyu akardı. Tabii ki, son sınıfa gelene kadar da elma çalma cesaretini bulamıyor insan kendinde.


Neyse hafta sonu, günlerden bir gün, bir kaç kafadar, bahçenin çevresindeki yüksek çitleri bir şekilde aşıp, o elmalardan çalmayı kafamıza koyduk. Birimiz nöbetçi öğretmenı göz altında tutarken, diğerlerimiz bahçeye girerek icraata başladık. Dalından kopardığımız elmaları, beraberimizde çitlerden dışarı çıkarmak çok zor olacağından, onları çitlerin üzerinden dışardaki alana attık. Çitlerden dışarısı kesinlikle görünmüyordu. İşimiz bitti ve dışarı çıktık. Birde ne görelim. Dışarı attığımız elmaların yerinde yeller esiyor. Bir tane bile yok. Büyük birhayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde, birbirimizin yüzüne bakarak işin sırrını anlamaya çalışıyoruz. Bir kaç gün sonra öğrendik ki, henüz elma çalma cesaretini edinememiş alt sınıflardaki acemiler ordusundan bazıları, bizi takip ederek, dışarı attığımız elmaları toplayıp oradan ayrılmış ve afiyetle yemişler.


Bu olaydan bana kalan ders ise şu oldu; “Bu İstanbul denen şehirde; elma hırsızlığının dahi dürüstlüğü ve masumiyeti kalmamış.”


Sağlıkla ve mutlulukla kalınız.

Yorum Ekle