Sevgili okurlar, her insan doğumla ölüm arasında, çocukluk, gençlik ve yaşlılık evreleri yaşar. Güncelliği nedeniyle, 6 şubat depreminde olduğu gibi çeşitli afetlere maruz kalarak, doğal ölümü tadamayıp, bu dünyaya zamansız veda edenler de oldukça fazladır. Madem ölüm de kaçınılmaz bir gerçek, o zaman Tanrı herkese zamanlı ölüm nasip eylesin demekten başka elimizden bir şey gelmiyor.
Sadede gelecek olursak, insanoğlu adına ömür denilen zaman diliminin son evresi yaşlılık iskelesine demir attığında, geçmişinde yapmayı çok isteyip de yapmadıkları-yapamadıklarıyla yeniden yüzleşmek zorunda kalıyor. İşte o zaman bazılarımız ütopik bir hale bürünerek ”Tanrım bir şans daha” diyerek yaradana el açıyor. Ama ne yazık ki her şey yaşanıp bitmiş ve şans kapısı yüzümüze kapatılmıştır. Esas olan bu dünyayı bir defa yaşayıp, en az pişmanlıkla arkada bırakmaktır. Zaten dünyamızın gidişatı da o kadar çok bozuldu ki, yarının bu günden daha iyi olacağına dair ortada hiç bir emare görülmemektedir.
Değerli okurlarım, ben bu yazımda yaşamın kuşaklar arası farklılıklarına bir nebze yer vermek istedim.
Örneğin, Türkiye genelinde de olduğu gibi, doğduğum ve çocukluğumun geçtiği kendi yöremi baz alırsam, her ay düzenli bir geliri olan çok az sayıdaki aile dışında herkes yoksuldu. Bizim aile de yoksuldu ama karnımız her daim toktu. Benim en mağdur olduğum saatler ortaokul günlerimin öğlen paydos saatleriydi. Onu da 25 kuruşum varsa çeyrek ekmek, 30 kuruşum varsa arasına tahin helvası konmuş ceyrek ekmekle geçiştirir ve mutlu olurdum.
Doğdumuzda kavrulmuş höllük toprağıyla kundaklandık. Annelerimizin hazırladığı somruk, biraz anne sütü, çokça da keçi sütüyle beslendik. Toz, toprak ve çamurlarda emekleyip, güneşin sıvağında karın soğugunda kavrularak gelişmeye çabaladık. Okul çağlarına geldiğimizde, bizi hayvanların peşine çoban olarak saldılar. Eşek sırtında ormandan kışlık odun taşıttılar. Kahvaltılarımızın değişmezleri herle(un çorbası) yağlaş, çökelek ve çaydı. Tereyağı, zeytin, peynir kahvaltılarımıza nadiren yolu düşen ağır misafir gibiydiler. O aralar yumurtlayan tavuklarımız varsa, bazen yumurta yeme şansını da yakalardık. Yumurta yiyebilmek için ahıra gidip folluğun başında tavuğun yumurtlamasını beklediğim zamanları, bugün tatlı ve nostaljik bir anı olarak hep anar ve hüzünlenirim. Sık sık, köyümüzün önünden geçen dereye giderek, taşı taşın üstüne vurarak ve yuvalarına dalarak avladığım balıklarla beslenmeseydik, çoluk, çocuk proteinsizlikte yeterli gelişimi gösteremeyebilirdik. Ara sıra arasına çökelek koyarak üç, dört kat yufkayla ve vita yağıyla yapılan börek hepimizin tanrıya şükür vesilesiydi. Bunu en çok da ramazanda sahur yemeklerinde yaparlardı. Eğer o gece biz cocukları uyandırmamışlarsa çok üzülür, ertesi gün tüm işlerimizi boykot ederdik. Suyu maşrapa ile kerpiç küpten, ayranı ahşap külekten, yoğurdu bakır bakraçtan tüketirdik. Yoğurdun üzerindeki kaymağı anamızdan gizli saklı hangimiz çalıp yersek, günün en şanslısı o olurdu. Anamız azığımıza tuluk tereyağı sürülmüş ekmek koymadığında çobana gitmemek için kendimizi naza çekerdik. Kış mevsimlerinde evimize akşamları hep misafir gelsin isterdik. O dumlarda evimiz neşe ve sohbet ile dolardı. Misafire sunulan ikram bisküvilerden nasiplenmek biz çocuklar için muhteşem bir olaydı.
Köylerimizde elektrik yoktu. Çalışma masamız yoktu. Okula gittiğim zamanlarda ödevlerimi yüzükoyun yere uzanarak fiske denilen isli gaz lambasının loş aydınlığında yapardım.
Meyve ihtiyacımızı bahçemizde bulunan bir kaç çeşit ağaçtan, sebze ihtiyacımızı ise her sabah sulama yaptığımız bostanımızdan tedarik ederdik. Kışları ise komşumuz Hanife ablanın samanlığında gömülü elmaları çalarak zevkle yerdik.
Her zaman doğayla iç içe yaşardık. Mutluluktan dağda bayırda köpeklerimizle koşu yarışı yapardık. Zavallı hayvan yorgun düştüğünde durup “Yeter artık” dercesine melül, melül yüzümüze bakarak adeta yalvarırdı! Oyunlarımız çok çeşitli formatlarda, hepsi de bedensel enerji harcamaya yönelikti. Kışın damların üzeride bilye oynarken kar kümesinin içine düşen bir misketi baharda kar eridiğinde bulduğumuzda dünyanın en mutlu çocuğu biz olurduk. Günümüz çocuk ve gençlerinin, boş zamanlarını nasıl değerlendirdiklerini hepimiz bildiğimizden, mukayeseyi sizlerin takdirine bırakıyorum..
Okula gidenlerlerimiz çok şanslıydık. Benim akranım kızları okula göndermediler ama onlardan sonra yetişenler bu şansı elde etmişlerdi. O zamanlarda okumak aileler ve çocuklar olarak bir yarış halinde değildi. Gelecek kaygısı ve onun verdiği stresin hayatımızda yeri olmazdı. Bizim kuşağın gençlik dönemlerinde, bugün beynimizi ve ruhumuzu yıpratan açlık sınırı, yoksulluk sınırı, asgari ücret, işsizlik ve geçim derdi gibi kavramlar, TÜİK gibi yandaş kurumların da esamesi geçmezdi. Çok iyi hatırlıyorum, çünkü ben de yaşadım. O zamanlar iş bulmak için yandaş olmaya, onun bunun tavassutuna ihtiyaç duymaya gerek yoktu. Hatta, kişinin donanımına uygun, birden fazla iş imkânından birini tercihte bulunmak, o insanın iradesine bağlıydı.
Değerli okurlar,bazı gerçekleri gizleyip saklamaya gerek yoktur. Sağlık sorunları ve yaşlılıktan kaynaklanan handikaplar nedeniyle bazen ben de gençlere özenme ihtiyacı duymuyor değilim. Ne yazık ki, uzun yıllardır ülkemizde insanların refahı için yeterli icraatlar yapılmadı, halen de yapılmiyor. Çalışan, çalışmayan toplumun büyük bir kesimi mutsuz bir yaşam sürüyor. Gelir dağılımı aşırı derecede bozuk. Çarşıya,pazara çıktığımda insanların yüzünden mutsuzluk aktığını görüyor ve kendi kendime diyorum ki “Sen çocukluk ve gençliğini yaşadın. Kes artık öykünmeyi otur oturduğun yerde!”
Doğru ve doğal olanı da bu değil mi sevgili dostlarım?
Sağlık ve mutlulukla kalınız.
